Ana Sayfa » Akademisyen, Besteci ve Müzisyen Dr. Tolga Tem (MUS’94)

Akademisyen, Besteci ve Müzisyen Dr. Tolga Tem (MUS’94)

(Dergi Bilkent 45. sayı – Haziran 2026)

Dr. Tolga Tem Linkedin Profili

 

Müzik Bölümü mezunlarından Yrd. Doç. Dr. Tolga Tem (1994 lisans, 1996 yüksek lisans, 2002 doktora) ile ABD’deki akademik kariyerini ve müzik eğitiminde yapay zekâyı konuştuk.

Bilkent sonrasında kariyeriniz nasıl ilerledi?

Bilkent’e 1988’de geldim. Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nin ilk mezunlarındanım. Lisans sonrası yüksek lisans ve doktoramı kompozisyon alanında tamamladım. Lisans öğrencisiyken ODTÜ’deki TÜBİTAK Multimedya Laboratuvarı’nda, bilgisayar oyunları alanında çalışan bir grup genç araştırmacıya ses ve müzik tasarımcısı olarak katılmıştım. Daha sonra bu 10 kişilik ekiple birlikte, kurucu üyesi olduğum SEBİT Eğitim ve Bilgi Teknolojileri A.Ş.’de görev yaptım. Orada 20 yıl çalıştım, işitsel takım yöneticiliği yaptım. Türkiye’nin ilk bilgisayar oyunu müziğini yazan besteci olma şansına eriştim. Doktora yıllarımda Bilkent’te, daha sonra Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı, Başkent Üniversitesi Devlet Konservatuvarı ve ODTÜ Enformatik Enstitüsü Oyun Teknolojileri yüksek lisans programlarında dersler verdim.

2015’te ABD’ye yerleştim ve Tennessee State Üniversitesi’nin öğretim kadrosuna katıldım. Müzik Bölümü’nde öğretim üyesiyim. Müzik teorisi, solfej ve müzik teknolojileri alanlarında dersler vermekteyim. Müzik Kültürü (Music Appreciation) dersinin koordinatörüyüm.1990’lı yıllarda müzik ve teknoloji alanlarıyla iç içe olan kariyer hayatım ve özellikle yapay zekâ alanındaki öncü çalışmalarım çevre üniversitelerin de dikkatini çekti ve Vanderbilt Üniversitesi Blair Music Academy’de de Bilgisayar Oyunları İçin Ses ve Müzik Tasarımı ile Yapay Zekâ ve Yaratıcı Müzik derslerini vermek üzere davet edildim. Dersleri orada da vermeye devam ediyorum.

2024’te Amerika’da 600 üniversitenin müzik bölümlerinin akreditasyonunu sağlayan National Association of Schools of Music tarafından yapay zekâ ve müzik eğitimi sempozyumuna konuşmacı olarak davet edildim. O dönemden beri benzer konferanslarda açılış konuşmaları yapıyorum. Ayrıca, evimde kurduğum müzik stüdyomda, çoğunluğu çocuklardan oluşan öğrencilere piyano ve müzik dersleri veriyorum. Yine teknoloji tabanlı ve Nashville’de tek örnek olan tablet ve müzik yazılımları ile destekli yenilikçi öğretim modelleri uyguluyorum. Bu sistem hem öğrenciler hem veliler tarafından çok beğeniliyor. Ev ve okulu bir arada yürütmek zorlaşınca yanıma meslektaş hocalar da aldım.

Yapay zekâ müzik eğitiminde dönüştürücü mü, yok edici bir güce mi sahip?

Ben yapay zekânın bazı meslekleri yok etme endişesinden çok, dönüştürücü gücünün ve eğitimde yapabileceği şeylerin heyecanını duyuyorum. Yapay zekâ, ana branşım olan bestecilik ve ses tasarımcılığı gibi alanlarda yetenek ve tecrübeyi ikinci plana atabilir. Müzik yapımı elbette eskisi gibi olmayacak. Yapay zekâ insandan öğreniyor ve insanı mükemmel taklit ediyor şu an. Bu teknolojiyi kim özümser, iyi kullanır ve yepyeni sanat eserleri ve akımları ortaya çıkartırsa sanata yön verecektir. Yine de sanat sadece ve sadece insana aittir ve her zaman insana özgü kalacaktır.

Eğitim konusunda ileri görüşlü eğitimcilere çok iş düşüyor. Yapay zekânın gelişme hızına yetişmek mümkün olmasa da eğitimciler olarak doğru yönde şekillenmesini sağlamak bizim elimizde. Şu an en bilinen yapay zekâ dil modellerinden birini müzik eğitiminde doktora seviyesinde vermek üzere, görsel ve işitsel algılama becerilerini geliştirmeye odaklı bir AR-GE projesinde çalışıyorum. Gizlilik anlaşması gereği firmanın adını paylaşamıyorum, ama aracı firma Handshake. Yapay zekânın müziği akademik düzeyde algılayıp gelecek nesillere öğretebilmesi açısından önem taşıyan bu projede görev almak heyecan ve gurur verici.

Sorduğunuz soru aslında şu açıdan önemli: Yapay zekâ, eğitimde sadece dönüştürücü bir güç değil, dönüşmeye mecbur bırakan bir olgu. Akademik dünyada ölçme ve değerlendirme sistemlerimiz o kadar eski ki yeni nesil öğrenciler eğitimden soğuyor ve heyecanlarını kaybediyor. İçinde yaşadığımız bilgi çağında sayfalarca yazı yazmaya, okumaya, ezberlemeye zorlanmak onları sıkıyor. Bunun yerine YouTube veya benzeri platformlardan hızlıca bilgi edinebiliyorlar. Yapay zekâyla maalesef sahte ödevler de hazırlayabiliyorlar. Sistem artık böyle gidemeyecek, dönüşüm kaçınılmaz.

Yaratıcı düşünme ve problem çözme, ileri görüşlülüğe dair yetenekleri kazandırma, bu yetenekleri ölçme ve değerlendirmemiz gereken bambaşka bir eğitim sistemine zaten evrilmek zorundaydık. Yapay zekâ iyi ki bizi buna mecbur bırakıyor. Eğitimde ve günlük yaşamda bir rönesans daha yaşanıyor. Bu vahşi atı dizginlemek yerine onu yepyeni diyarlara sürmek hem eğlenceli hem de zor.

Teknolojiyle iç içe büyüyen bir kuşağa eğitim veriyor olmanız bir avantaj mı, yoksa gençlerin motivasyonu için farklı yöntemler mi gerek?

Teknolojiye hâkimseniz, hatta öğrencilerden bir adım öndeyseniz onlara bir rol model teşkil ediyorsunuz, o zaman avantaj oluyor ve sizden çok şey öğrenebiliyorlar. Yüksek lisans düzeyinde Müzik Teorisi Pedagojisi dersi veriyordum. Öğrencilerimin bazıları zaten devlet okullarında öğretmendi. Onlara derslerimde kullandığım teknolojiyi aktarmam, bu dersin en faydalı yanlarından biriydi.

Teknolojinin gerisinde kaldıysanız işiniz zor. Elbette bilgi ve tecrübeniz hâlâ çok kıymetli, ama birikiminizi aktarma yönteminiz genç kuşaklara ulaşabileceğiniz yenilikte olmalı. Üniversiteye yeni öğretim elemanı alırken bile buna dikkat ediliyor artık. Örneğin, müzik tarihi içeren bir derse heyecan katmak için Mozart’ın bir üç boyutlu avatarını canlandırmak istemiştim. Üç boyutlu modelleme ve yapay zekâyla seslendirme yapabilen bir Alman yazılımcıya ulaştım. Teklifim ona da cazip geldi ve Mozart gerçekten sınıfta öğrencilerle sohbet etti derslerimde! Böylesine yenilikçi çalışmalar öğrencilerin dikkatini ve ilgisini toparlayarak daha başarılı sonuçlar almamıza olanak veriyor.

Gelecek nesillere kazandırmamız gereken en önemli beceri, yaratıcı zekâyı çalıştırmak ve geliştirmek olmalı. Geleceği inşa etme konusunda buna ihtiyaç var. Dönüştürücü nesiller gelmeli; çünkü birçok işi yapay zekâ zaten üstlenecek, fakat ona gençler yön verecek. Zihinleri özgür bırakacak eğitim yöntemlerine ve uygulamalara ihtiyacımız var. Teknolojiyle değişimi yakalamak mümkün.

Müzik eğitiminde geleneksel ve güncel metodoloji arasında gelgitler var mı?

Müzik eğitiminde yapay zekâ destekli sistemler tasarım aşamasında. Bu alanda yapılabileceklerin önü son derece açık. Yapay zekânın böylesine yaygın olmadığı dönemlerden bu yana, beş altı yıldır Müzik Teorisi derslerimde 600 sayfalık bir kitap yerine, video anlatımlı ve interaktif çalışmaları olan bir Öğrenme Yönetim Sistemi (LMS) kullanıyorum. Bu sistem, öğrencilere eksik oldukları konulara odaklanmasını sağlayan ve kişiselleştirilmiş öğrenmeyi öne çıkaran bir raporlama sistemine de sahip.

Öğrenciler yeni nesil öğrenme yöntemlerine daha kolay uyum sağlarken, eğitmenlerin de ölçme ve değerlendirmeleri son derece kolaylaşıyor. Kaldı ki bu sistemler hâlen yapay zekâ öncesi yazılımları kullanıyor ve müzik alanında parmakla sayılacak kadar az. Yapay zekânın bu modellere entegre edildiği platformları şimdiden zihnimde canlandırabiliyorum.

Claude Debussy’nin bir sözünü anmak isterim: “Uçağın icat edildiği bir yüzyılın, kendi müziğine de ihtiyacı vardır.” Biz hâlâ müziği Bach’ın hocasından öğrendiği şekilde öğretiyoruz. Akıllı tahtalar bile yeni yeni kullanılıyor. Yapay zekânın egemen olduğu bir dünyada artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, olmamalı da.

Değişen konjonktürde sanat ve sanatçı açısından etik, telif ve özgünlük meseleleri yeniden mi ele alınmalı?

Hukuk ve her türlü alanda çalışmalar sürüyor. Telif konusunda daha önce var olmamış tanımlar söz konusu. ABD Telif Hakları Ofisi, yapay zekâ bir araç olarak kullanıldığında, insan yaratıcılığı esere dâhil edildiği ölçüde eserin korunabileceği kararını verdi. Yani tamamen yapay zekâ ürünü eserin telifini alamıyorsunuz, ancak insan katkısının ölçüsü de henüz netlik kazanmadı. Bu süreç biraz daha uzayacağa benziyor.

Müzik eserlerinin telif hakları büyük yatırımcıların ilgisini çekiyor, telif gelirlerinin varlık sınıfı olarak alınıp satıldığı bir piyasa oluşuyor. Ayrıca, yapay zekâ ve blokzincir teknolojilerinin telif yönetiminde NFT’ler ve Web3 gibi yeni gelir modelleriyle birleşmesine yönelik çalışmalar var. Bu da yaratıcı müzik eserlerinin dijital haklarını yeni bir yatırım alanına dönüştürebiliyor. Bence besteciler de yapay zekâyla müzik yapmaya alışacak; bu araçları daha iyi kullanabilen ve müzik yazmakta usta olanlar da diğerlerinden daha iyi şarkılar yazıyor olacak. En azından şu an yazmakta olduğunuz şarkıları stüdyoya gitmeden son hâline getirebiliyor yapay zekâ modelleri.

Pek etkilenmeyeceği düşünülen alan ise canlı performanslar. Hiç olmazsa teknoloji bu alana el atamaz deniyor. Tek bir müzisyene aynı anda bir orkestra gibi eşlik edebilecek gerçek zamanlı algoritmalar geliştirebilir yapay zekâ. Hatta gelecekte sentetik robotların sahne almayacağını kim söyleyebilir?

Sizce yapay zekâ bestecinin yerini tam anlamıyla alabilir mi?

Sorunuza ufak bir giriş yapmıştım az önce. Hatta ilgili bir deneyimimi aktardığım ve yapay zekânın kendini anlatmasını istediğim tenor aryası çalışmamı internet sayfamda bulabilirsiniz: “Is AI the New Composer or Are We Looking at the Mirror?”

Yapay zekâ şu an bizi taklit ediyor ama sanat insana özgüdür. Yapay zekâyı özgürce koşmayı seven bir at olarak hayal ederseniz, onun arkasından mı bakmak istersiniz, onunla birlikte yeni diyarlara açılmak mı? Bilgisayar destekli müzik 90’lı yıllarda çıktığında müzik yapımı kolaylaştı, ama zarar görmedi. Yapay zekâ daha farklı ve etkili; iki cümle “prompt” yazarak müzik yapan herkes bir şaheser yarattığını düşünüyor! Oysa, sonuç dikkate alınacak kadar iyi görünse de işin ehli olanlar neyin oturmadığını hemen anlıyor.

Tabii ki gerçek besteciler bunu başkalarından daha iyi yaparak öne çıkacaktır her zaman. Daha da ötesinde, yapay zekâ yardımıyla müziğe yepyeni bir yön, bir akım yaratmak mümkün mü? Fütüristik düşünün, yeni nesillere hitap edecek bambaşka sanatsal müzik türlerinden bahsediyorum. Biz bu türleri duyunca sevmeyebiliriz, ama Bach’ın da hard rock sevebileceğinden emin değilim. İşte bu yüzden müzik de evrim geçirmeli. İki cümleyle yapılabilen yapay zekâ müziği hızla tüketilip demode kalacak, insanoğlu yeniye özlem duyarak sanata yön verecektir. Bu noktadan sonra yapay zekâ yine insanı takip etmeye başlayacak veya yapay zekâyla harmanlanmış çoklu medya akımları ortaya çıkacak.

Akademi ve endüstri etkileşimini müzik penceresinden yorumlar mısınız?

Benim şansım, akademiden kopmadan endüstrinin içinde aktif kalabilmemdir. Bu aslında Amerika’da çok yaygın bir model. Müzik sektöründe önemli bir konuma sahip olan Nashville’deki hocalarımız, gerek senfoni orkestralarında gerek country veya rock gruplarında turnelere giden, son derece yetenekli akademisyenlerdir.

Öğrencileriniz sizi gelecekteki kendileri olarak görmek ister. Bu yüzden onlara kendimi tanıtırken Bilkent Senfoni Orkestrası’yla öğrencilik yıllarımda çektiğim konser videolarımı gösteriyor, ideallerine ulaşabilecekleri bir vizyon oluşturmaya çalışıyorum. Sektörde yaptıklarımı da gösterdikten sonra güven kuruluyor, sizi can kulağıyla dinliyor ve hayallerine ulaşabilecekleri motivasyonu yakalıyorlar.

Müziğin artık sadece dinlenen değil, etkileşim doğuran bir unsur konumuna gelmesi, bestecinin düşünme biçimini nasıl değiştiriyor?

Bu perspektif tam da bir dersimin konusu: Bilgisayar Oyunu Müzikleri ve Film İçin Ses ve Müzik Tasarımı. Bu derste kendi çalışmalarımdan da örneklerle müziğin medya üzerindeki etkisini vurguluyor, interaktif oyunlara müzik yazmanın inceliklerini ve film veya konser için beste yapmaktan farkını işliyoruz.

Türkiye’deyken henüz ilki düzenlenen Kristal Piksel yerli oyun yarışmasında jüri üyeliği yapmış, Türk besteci gençlerimize önem verilmesini savunmuştum. O yıllarda yerli oyun çok azdı ve bu oyunlarda çalışan pek az Türk besteci vardı. Şimdi oyunlarımız dünya piyasasında kendini ispatlamaya başladı. Sektöre destek artıyor. Genç bestecilerimizin bu çerçevede ödül aldığını görmekten, başlattığımız vizyonun bu günlere zemin oluşturmasından mutluyum.

Dilerseniz biraz da besteciliğinizin ilk günlerine dönelim.

Beste yapmaya üç yaşında, kendi kendine öğrendiğim melodikayla başlamıştım. İlkokulda almaya başladığım piyano derslerinden sonra izlediğim filmlerin sesini kapatır, üzerine kendi piyano melodilerimle eşlik ederdim. Lisedeki müzik grubumuzun tüm bestelerini ben ve arkadaşlarım yazmışızdır.

Ses sanatçısı ve besteci babam Oktay Tem’in de bu yoldaki etkisi çoktur. Babam yılların sahne sanatçısı olarak mesleğin zorluklarını bildiğinden, benim müzisyen olmamı istememişti. Hukuk fakültesini kazanmama rağmen derslerden kaçıp stüdyolarda grup işlerine devam ediyordum. Yan odalarımızda çalan o diğer gençler, şimdi Türkiye’nin en sevilen gruplarından arkadaşlarım. Durum böyle olunca Hukuk Fakültesi’ni bırakıp konservatuvarda okumaya karar verdim. O yıllarda kompozisyon eğitimi lisede başladığından dolayı beni sınava bile almadılar. Hatta bir devlet konservatuvarının müdürüne özgün pop şarkılarımdan birini çaldığımda küçümsendiğimi hep aynı hayal kırıklığıyla hatırlarım. Hâlbuki ben bu sanatı daha derinden öğrenmek için oradaydım.

Bilkent Üniversitesi’nin genç ve daha modern görüşlü olduğu söylenince bu kez piyano için bir vals yazdım, kısıtlı bilgimle de çaldığım hâlini notaya döküp Bilkent’in sınavına girdim. Sınav sonrasında eserim hakkında hocaların bana sordukları sorular ve sınav sonrasında yaptıkları yorumlar, bana aslında ne kadar yetenekli olduğumu hissettirdi. Yazdığım eserde bir modülasyon gerçekleştirmiş, sonra eski tona geri döndüğüm bir form oluşturmuşum bilmeden. Klasik formda öğretilen bu tekniği nasıl yaptığımı sorduklarında ben de onlara modülasyonun ne olduğunu sordum! Anlaşıldı ki ben ileri seviyede bir içsel duyuşla yapmışım o besteyi. Önceki hayal kırıklıklığımın nasıl gurura ve motivasyona dönüştüğünü anlatamam. Bu tecrübemi meslekten herkese anlatırım. Ne yazık ki ön yargı toplumumuzda hep var. Lütfen çocukların hayallerine destek olun, gençlere şans verin.

Lisansın son sınıfında çalışmaya başladığım SEBİT’teki müzik yolculuğum ve anılarım da benim için paha biçilmez. İnternetin Türkiye’ye Bilkent ve ODTÜ’de ilk geldiği yıllarda ben yurt dışından bilgisayarla yeni yeni müzik yazmaya başlayan meslektaşlarımla iletişim kurma imkânı buldum. Film müziğine ve teknolojiye duyduğum merak, beni çoklu ortam ve bilgisayar oyunları alanında müzik yazmaya ve ses tasarımı yapmaya yönlendirdi.

Bilkent’teki eğitimim o günlerden bugüne gelmemde en önemli etkendir. Değişik kültürlerden ve ekollerden çok değerli hocalarım oldu. Şimdi Amerika’da ders verirken, bende emeği olan tüm hocalarımı saygı ve sevgiyle anıyorum. Nashville’e taşındığımız ilk yıllarda bir yaşam kurma ve ev sahibi olma çabası zaman aldı. Türkiye’de elimin altında olan müzik stüdyomu burada hemen kuramadım. Çalışma hayatım da yoğun olduğu için zamanımın neredeyse tamamı eğitimle geçti. Uzun bir süre beste yapamadım. Konser müziği ya da film müziği yazmak ciddi konsantrasyon ve zaman istiyor.

Her şeye rağmen birkaç yıl önce Onur ve Andre ile birlikte amatör bir ruhla K-iF (Keyif) grubunu kurduk. Böylece Amerika’da yaşayan Türkler ile turnelerde buluşma hayaliyle rock müzik çalışmalarına geri döndüm. Yakın geçmişte üniversitedeki öğrencilerimize Türk rock müziklerinden örnekler sunan beş şarkılık bir konser verdik. Işık Lisesi’nde kurduğumuz grubumuzu anımsadım, büyük heyecan duydum. İki yeni tekli bestemin yanında Barış Manço’nun “Gönül Ferman Dinlemiyor” şarkısına yaptığımız düzenleme de çok ilgi gördü. “Dalgakıranlar” ve “Uyan Kalbim” ise benim bestelerim. Hepsini YouTube ve müzik platformlarından dinlemek mümkün. “Dilirga” türküsünün rock versiyonuna çektiğimiz bir klip de bulunuyor.

Eşimle birlikte emekli olup dünyayı gezme hayali kuruyoruz. O zaman daha çok beste yapmayı, hatta yapay zekâya da bir şans vermeyi düşünüyorum. 32 yıldır ders veriyorum. Hâlâ gençken hayatı kaçırmamak lazım. Bu bağlamda YouTube kanalımda “Sesli Hikayeler” adlı bir video serisine başladım. İçerikleri kendim yazıp seslendiriyor, müziklerini de ben besteliyorum.

Boş zamanlarınızda neler yapıyorsunuz?

Hayatı eğlenceli yaşamayı seviyorum. Şu andaki tempom yüksek. Kendime ve aileme biraz daha zaman tanımak üzere bazı planlar yapıyorum. Bu anlamda Türkiye’ye gelişlerim de artacak. Oğlum 27 yaşında, üniversitede benim öğrencim bile oldu. Elektro gitarda son derece yeteneklidir. Müzik Bölümü’nün gözdesi olmuştu konserlerde. Şimdi New Orleans’ta itfaiyeciliği seçti! İçinden gelen bir dürtü, insanlara yardıma koşmayı seviyor. Bazen endişeleniyorum, zor ama Amerika’da saygın bir meslek.

Kardeşim Turgay (Guy Tem) Amerika’ya çok daha evvel taşınmıştı. New Orleans Operası’nda bariton. Bilkent Müzik Lisesi’nden mezundur. İzmir’de şan okuduktan sonra New Orleans’a yerleşti. O da işinde son derece başarılı, kendi okulunda iyi bir hoca kadrosuyla dersler veriyor. Sevgili eşim de yetenekli bir ebru sanatçısıdır. Burada başarılı bir sergi açtı ve ebru dersleri verdi. Şimdi veri bilimi üzerine yüksek lisans eğitimini tamamlamak üzere. Aynı zamanda en büyük destekçimdir kendisi.

Bilgisayar oyunlarına ilgi duyuyorum. Simülasyon merakım var. Uzun yıllar sanal havacılıkla uğraştım. Türkiye’nin ilk sanal F-16 filosunu kurmuştum 1996’da, 311-Kangal filo. Bir oyun, gerçek bir F-16 pilotu arkadaşımızın sanal eğitimleri sayesinde yıllar süren arkadaşlıklara dönüştü. Başka başka oyunları hâlâ birlikte oynarız. Bilgisayar oyunları, hem işimin bir parçası hem de boş zamanlarımda zihnimi dinlendirdiğim bir uğraş.

Yaşadığım hayat, bana insanların hayal ettiği şeyleri mutlaka başarabileceğini, bunun için vazgeçmeden çalışılması gerektiğini gösterdi. Zorlukların kolaylıklarıyla da geldiğini, şükretmenin ve en önemlisi yaşamla ve kendiyle barışık olmanın, kendine iyi davranmanın, değerli hissedebilmenin, hayata pozitif bir yansıma getirebileceğini öğretti. Aynada kendinizi nasıl görüyorsanız, kendinize yeterince inanıyorsanız, düşlerinizi gerçekleştiren de kendi enerjiniz oluyor. Bu tecrübeyi gelecek nesillere aktarabilirsek ne mutlu insanlığa.

Türkiye’ye dönme planınız var mı?

Türkiye’deki derslerimi ve Türkçe ders anlatmayı çok özledim. Ders vermeyi ve gençlerle bildiklerimi paylaşmayı gerçekten çok seviyorum. Kendime daha çok zaman ayıracağım bir döneme girsem bile ders vermeyi özleyeceğime eminim.

Amerikalı orkestra şefi Benjamin Zander’in TED konferansını izlemiştim. Klasik müziği sevdirmeyi işlediği seminerinde parlayan gözlerden bahsetmişti. Sınıfta öğrencilerimin gözlerini parıldatabiliyor ve onları gülümsetebiliyorsam, inanılmaz bir enerji akışı doğuyor. Ben de bu sözde kendimi buldum. Çok yetenekli birer müzisyen olmalarına rağmen bu işi severek yapmayan ya da yapamayan meslektaşlarıma çoğu kez şahit oldum. Eğitmenlik apayrı bir şey.

Biz öğrenciliğimizde gerçekten çok şanslıydık Bilkent’te. Gözü parlayan, başarılı bir öğrenci olarak aldıklarımı, benden sonra gelenlere aktarabilmek son derece güzel bir duygu. Her dönemimde, gençlerin arasında bir sınıfta oldum hep. Her ders, her yeni sınıf benim için yeni bir heyecandır.

Yakında emekli olma düşüncem var, Türkiye’ye daha sık gelip uzun kalma şansımız olacak. Seferihisar’a yakın bir evimiz var. Annemi sakin bir hayata taşıdık, birlikte daha çok zaman geçireceğiz. Babama da daha yakın olacağım. Bilgi birikimimi tam zamanlı olmasa da danışmanlık anlamında Türkiye’deki meslektaşlarım ve öğrencilerle paylaşmaktan mutluluk duyacağım.