Ana Sayfa » ExxonMobil’de 30. Yılına İlerleyen Araştırmacı Bilim İnsanı Dr. Deniz Ertaş (EE & PHYS’90)

ExxonMobil’de 30. Yılına İlerleyen Araştırmacı Bilim İnsanı Dr. Deniz Ertaş (EE & PHYS’90)

(Dergi Bilkent 45. sayı – Haziran 2026)

Dr. Deniz Ertaş Linkedin Profili

 

1997’den bu yana ExxonMobil’de araştırmacı bilim insanı olarak görev yapan Dr. Deniz Ertaş (ElektrikElektronik Mühendisliği ve Fizik 1990), kariyerinin satır başlarını dergimizle paylaştı.

İzmir’den Ankara’ya ve Bilkent’e gelme kararını nasıl aldınız?

1986’da Bilkent’in henüz adı pek bilinmiyordu. Benim 1986 yazına kadar planım, ODTÜ’ye gitmek ve Elektrik-Elektronik Mühendisliği ya da Fizik bölümlerinden birinde okumaktı. Fizik Olimpiyatları kampları ve halam Prof. Dr. İnci Eroğlu’nun ODTÜ Kimya Mühendisliği’nde öğretim üyesi olması nedeniyle ODTÜ’yü iyi biliyordum. İlk basamak olan ÖSS’de ilk 200’e giren öğrencilere, eğer Bilkent’e gelirlerse tam burs, yurt ve barınma masraflarının karşılanacağına dair bir mektup gönderilmişti.

Tabii hepimiz İhsan Doğramacı’yı yeni kurulan YÖK’ün başkanı olarak tanıyorduk. 1980 darbesi sonrasında üniversitelerden uzaklaştırılan birçok akademisyen olmuştu. Bunlardan biri de Foça’daki yazlık komşumuz, çok değerli ve rahmetli patoloji profesörü Yavuz Aksu’ydu. Kendisi Hocabey’i en ciddi eleştirenlerin başında geliyordu. Buna rağmen konuyu kendisine danıştığımızda bize Hacettepe’nin kuruluşunu anlattı ve “İhsan Doğramacı bir şeyi yapmayı kafasına koyduysa mutlaka en iyisini yapar.” diyerek bizi teşvik etti.

Bir insanın alabileceği en büyük iltifat, rakibinden aldığıdır mantığıyla Bilkent projesinin başarılı olacağı kanısına vardım ve kampüsü ziyaret bile etmeden Bilkent Üniversitesi’ne gitme kararı aldım. O zamanlar tercihlerimizi ikinci basamak sınavı olan ÖYS’den önce yapıyorduk. ÖYS birincisi olarak Bilkent Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’ne girmem sanırım Hocabey için hoş bir sürpriz oldu. Kampüse kayıt yaptırmaya geldiğimde Hocabey’le tanışma fırsatı buldum ve kendisinden çok etkilendim. Doğru kararı vermiş olduğum için çok memnunum.

Bilkent’in ilk yıllarında Fizik Bölümü lisans öğrencisi almıyordu. Elektrik-Elektronik Mühendisliği’ni bu sebeple seçmiştim. Aslında ortaokuldan beri hedefim fizikçi olmaktı. Fizik Bölümü’nden Prof. Dr. Salim Çıracı’yla tanıştım. Salim Hoca ilk yıl birkaç istekli öğrenciye Kuantum Mekaniği dersi verdi. İkinci yıl da çift ana dal programı kapsamında, benim de dâhil olduğum dört öğrenciye ek fizik dersleri vermeye başladılar. Üçümüz bu programı tamamlamayı başardık; ancak ders yükü çok ve ortak dersler az olduğu için bu uygulama tekrarlanmadı. Her dönem fazladan 2-3 ağır teknik ders alıyorduk.

Çift ana dalın bana bir fizikçi olarak en büyük katkısı, temel bilimin yanı sıra mühendislik formasyonu da vermiş olmasıdır. Endüstriyel araştırmada başarıya ulaşmanın en önemli kurallarından biri, problem ve çözüm odaklı olabilmektir. Yaptığınız işin insanlığa faydalı olabilmesi ve fark yaratması adına çok önemli bir husustur bu. Bulduğunuz çözümün alternatif çözümlerden daha iyi ve ekonomik olması da gerekir.

Bilkent’in ilk yıllarında öğretim kadrosunun büyük çoğunluğu ABD’den doktoralı, genç ve idealist hocalardı; Amerikan üniversite modelini Türkiye’de uygulamak için çok çaba gösterdiler. Benim de mezun olunca Amerika’ya gidişim ve oradaki akademik kültüre uyum sağlayışım çok kolay oldu.

Lisansüstü çalışmalarınız nasıl ilerledi?

Doktoramı ABD’de ve fizik alanında yapmak istediğimi gayet iyi biliyordum. Yoğun madde fiziği, zaten Bilkent Fizik’in odaklandığı bir alandı. Deneysel çalışmalara yatkın olmadığım da aşikârdı. Bu nedenle, teorik yoğun madde fiziğinde başı çeken Massachusetts Institute of Technology (MIT), Stanford ve Cornell üniversitelerine başvurdum, hepsinden kabul aldım. Sonuçta seçimim MIT oldu. Bu seçimi etkileyen bir unsur, Bilkent’i ziyareti sırasında tanıştığım Prof. Dr. Nihat Berker’in gösterdiği ilgidir. Geriye bakınca, bu üç okul arasında yaptığım seçimin çok önemli bir dönüm noktası olduğunu fark ediyorum. Seçimimden çok memnunum, ancak başka bir üniversiteye gitseydim hayatım nasıl olacaktı diye de düşünmüyor değilim.

MIT’de Nihat Berker’in tavsiyesiyle, kendisinin ilk doktora öğrencisi Mehran Kardar’la tanıştım. İlk yıl dersini aldıktan sonra kendisiyle dinamik kritik olgular konusunda çalışmaya başladım. Kardar muhteşem bir tez hocasıydı, bilimsel araştırmanın nasıl yapıldığını ondan öğrendim. Mezun olduğumda onun da bağlantıları sayesinde caddenin hemen aşağısındaki Harvard Üniversitesi’nin Fizik Bölümü’nde iki yıl benzer alanlarda doktora sonrası çalışmalar yaptım. Boston’da geçirdiğim 7 yıl beni bir genç ve tecrübesiz bir öğrenciden, ne istediğini bilen bir bilim insanına dönüştürdü. Bu sırada eşimle MIT’nin uluslararası halk dansları kulübünde tanıştık ve evlendik. Ben Harvard’dayken büyük oğlum Emre dünyaya geldi.

Akademik dünyadan endüstriye geçişinizde belirleyici olan neydi?

Harvard’daki araştırmacı pozisyonumun bittiği yıl, yardımcı doçent düzeyinde akademik iş olanakları çok sınırlıydı. Birkaç üniversiteyle mülakata katılmama rağmen teklif alamamıştım. Harvard’da ofis arkadaşım olan doktora öğrencisi Sharad Ramanathan, Exxon’un Kurumsal Araştırma Laboratuvarı’nda mülakata gitmiş ve atmosferden etkilenmişti. O zamanlar yeni bir araştırma alanı olan yumuşak yoğun madde fiziğinin beşiği orasıydı.

Harvard’dan sonra başka bir üniversitede doktora sonrası çalışmaktansa endüstriyel araştırmayı öğrenebileceğim bir yere gitmenin çok daha faydalı olacağını düşündüm. Orada doktora sonrası araştırma yapan birçok kişi daha sonra akademik yaşama dönmüştü, yani fazla bir risk almadığımı düşünüyordum. Başvurumu yaptım, Thomas Halsey’in yanında ikinci doktora sonrası pozisyonuma başladım ve gidiş o gidiş…

ExxonMobil’de bugüne dek hangi alanlarda görev aldınız?

ExxonMobil’de kendimi biraz da alaycı bir şekilde nöbetçi fizikçi (physicist on call) olarak adlandırıyorum. ExxonMobil, dünyanın en büyük özel petrol şirketi. O zamanki adıyla Exxon’a geldiğim 1997 yılında, kendimi şekerci dükkanındaki bir çocuk gibi buldum. Deney ağırlıklı bu araştırma merkezindeki her laboratuvarda cevaplandırılmayı bekleyen ilginç bir muamma vardı. Benim gibi bir teorisyen için bulunmaz bir fırsattı.

Araştırma projeleri, yeni bir şey keşfedip yayın yapmaktan ziyade problem çözmeye yönelikti. Projeler disiplinlerarasıydı ve ortak çalışma gerektiren konulardaydı. Genellikle proje takımındaki tek teorik fizikçi olarak zaman içinde birçok muhteşem kimyacı, kimya mühendisi, deneysel fizikçi, malzeme bilimci ve jeologla çalıştım. Onlar da benim performansımı beğenmiş olacaklar ki doktora sonrası sürem bitince beni kadrolu pozisyona aldılar. Böylece doktora sonrası araştırmalarda çalışamadığım, daha da ilginç, iddialı ve gizli projeler üzerinde çalışma olanağı buldum. Aradan geçen yıllarda ofisimin kapısını hep açık tuttum ve üzerinde çalışacak ilginç bir konu bulmakta hiçbir zaman zorlanmadım.

ExxonMobil’deki kariyerimi yaklaşık 5-6 yıllık dilimlere bölmek mümkün. İlk yıllarımda petrolün oluşumu, dağılımı, petrol ve doğal gaz arama ve çıkarma konuları ağırlıklı projelere katkı veriyordum. Bunlardan bilim dünyasında en bilineni, taneli malzemelerin akışkan dinamiğiyle ilgili çalışmalarımdır. Bu kapsamdaki 2001 tarihli yayınım 1.000’i aşkın atıf almıştır. Bunun yanı sıra petrolün oluşumu ve kayalar arasındaki hareketlerinin termodinamiği, elektrikle güçlendirilmiş sismik dalgalar, elektrosismik dalgalar, kayaların evrimi ve petrol havzalarının oluşumuna ilişkin çalışmalar gerçekleştirdim.

Kadrolu pozisyonuma geçtikten sonra ekibimizle yeni bir kaya sondaj teknolojisi icat ettik. 20’yi aşkın patentimin arasında en gurur duyduğum bu ilkidir. Jeotermal enerjiye beslediğim ilginin başlangıcı da bu kimyasal destekli hidrotermal sondaj projesidir. Kayaları matkap yerine sıcak bir kimyasal (kostik) spreyle çözündürerek delmeye odaklı bu tekniğin çalışması birkaç mucizeye bağlıydı. Hem kimyasal reaksiyonu hem de madde taşınım katsayısını yaklaşık bir milyon kat hızlandırmamız gerekiyordu ki ticari açıdan anlamlı bir sondaj hızına ulaşabilelim. İki yıl gibi böyle bir iş için kısa bir sürede bunun yapılabileceğini gösterdik, fakat bir sondaj kuyusu açmak için sadece kayayı delmek yetmiyor. Bu yüzden çalışmamız laboratuvar dışına çıkamadı maalesef. Yine de işin temel bilimsel kısmını çözdük, geriye mühendislik kısmı kaldı. Bir gün fırsat bulabilirsem o kısmı çalışmaya devam etmek isterim.

2006’dan 2012’ye kadar klasik sondaj teknolojisi, sondaj mekaniği ve sürtünme düşürücü kaplamalar konusunda çalıştım ve ekip şefliği yaptım. Bu iki konu birer ticari ürüne dönüştü. 2012’de kaya gazının yeraltında oluşumu ve dağılımına yönelik bir projeyi, 2013-2018 arasında ise “Transparent Earth” adını taşıyan iddialı bir jeofizik projesini yönettim.

2018’den sonra daha farklı konulara girmeye başladım. Bir akışkan pil projesi sayesinde elektrokimya öğrendim. Karbondioksitin jeolojik depolanması üzerinde çalıştım. Son iki üç yıldır ise jeotermal enerji ve elektrik enerjisiyle çalışan reaktörlerde uzmanlaştım. Kariyerimi özetlemek gerekirse, her 5-6 yılda bir neredeyse yeni bir doktora yaptım! Planck sabitinin sıfır, ışık hızının sonsuz olduğu hemen her konuda çalıştım.

Kuruma adım attığınızdaki bilimsel gündem ile bugün geldiğiniz noktada nasıl değişimler gözlediniz?

Kariyerime başladığımda muhteşemdi Exxon, ekip dünya çapındaydı. Hemen hemen her alanın en başarılı uzmanlarıyla çalışmak müthişti. O yıllarda laboratuvarımızın bütçesi doğrudan şirketin üst yönetimi tarafından tespit edildiği için bir miktar özerkliğimiz vardı. Gelecek nesil teknolojilerine ön ayak olacak orijinal araştırma konularında çalışabiliyorduk.

Son birkaç yılda bu özel statümüzü kaybettiğimizden dolayı daha kısa vadeli ve teknoloji uygulamaları ağırlıklı çalışmak durumundayız. Temel araştırma ve teknoloji geliştirmeyi paralel sürdürmeye çalışıyoruz, bu da bazı sorunlar doğuruyor. Temel kavramları çözmeden teknoloji geliştirmek bayağı problemli.

Temel bilim ve endüstriyel araştırma arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

Endüstriyel araştırma, tamamen problem çözmeye ve yeni iş fırsatları geliştirmeye odaklıdır, ama bu demek değil ki temel bilimsel çalışma yapmıyoruz. Akademisyenlerin aksine, istediğimiz problemi seçme veya seçtiğimiz problemi çözülebilecek noktaya doğru sadeleştirme lüksümüz yok. Doğa bize neyi vermişse onunla uğraşmamız gerekiyor.

Bazı problemler bizi bilimin ufkuna da getiriyor; hiç çekinmeden ufkun ötesindeki bilinmezi araştırmaya gidebiliyoruz. İşimin en zevkli kısmı bu zaten, hiç kimsenin bilmediği şeyleri öğrenme fırsatı. Örneğin, daha önce bahsettiğim yeni sondaj teknolojisini geliştirirken, çok yüksek hızlı kimyasal reaksiyonların hızını ölçmek için yeni bir teknik geliştirmemiz gerekti. Geliştirdiğimiz teknik, literatürde bilinen tekniklerin ölçüm sınırından binlerce kat daha hızlı reaksiyonları ölçmemizi sağladı. “Aha!” dediğimiz bu anlar, bir bilim insanı için en haz verici ve tatmin edici anlardır.

Akademisyenlerden ayrılan bir diğer önemli noktamız da şu: Uğraştığımız problemin çözümünü literatürde bulursak çok seviniyoruz; çünkü bizim için yeni bir şey bulup yayın yapmak değil, eldeki problemi çözmek en önemlisidir.

Akademik dünyada üretilen bilgi ile endüstride ihtiyaç duyulan bilgiyi karşılaştırır mısınız?

Akademik çalışmaların prensibi, daha önce çözülmemiş problemler ya da bilinmeyenler üzerinedir. Yayın yapmanın ön şartı, daha önce öngörülmemiş yeni bir sonuç bulmaktır. Bundan dolayı akademisyenler klasik fiziğe pek ilgi göstermez. Benim fizik çalışmalarımın büyük kısmı ise termodinamik, ısı transferi, akışkanlar mekaniği gibi başlıklarda, 19. yüzyılın sonlarında da yapılabilecek niteliktedir.

Önemli olan, çözülecek problemi doğru tanımlamaktır. Bu şekilde çözüme genelde çok daha kolay erişilir ve çözümün orijinal olması da şart değildir. Beni Exxon’da işe alan mentörüm Thomas Halsey’in dediği gibi, bir akademisyenin başarılı olabilmesi için konusunu dünyada en iyi bilen kişi olması gerekirken, endüstriyel araştırmacının sadece şirketteki en bilgili kişi olması yeter.

Önemli olan, konunun uzmanlarını anlayabilecek, onlarla aynı seviyede konuşabilecek ve onları yönlendirebilecek kapasitede olmak. Ben de bu yönde ilerlerdim; çok dar bir alanda uzmanlaşmak yerine, birçok konuyu iyi öğrenme ve o konular arasındaki sinerjilerden yararlanma yolunu seçtim. Bazen biz de bilimin sınırlarına gelebiliyoruz; işte o zaman bilinmeyene yelken açmaktan çekinmeyiz. Bu formasyona sahip olmak, başarı için çok mühim.

Benim uzmanlık alanım, modelleri çözmektense yeni modeller üretme ve bu modelleri deneylerle kalibre etme ağırlıklı. Matematiksel modelleme hem bilimsel deneylerin yorumlanması hem de süreç tasarımının ve kontrolünün olmazsa olmazıdır. Modelin hem çözülebilir hem de faydalı olabilmesi çok hassas bir dengeleme gerekir; nelerin önemli, nelerin önemsiz olduğunun sezilmesine ihtiyaç vardır. Bu nedenle en çok kullandığım malzeme kalem-kağıt ve tahta-tebeşirdir. Yılların verdiği tecrübeyle yeni teknolojileri değerlendirme konusunda da uzmanlaştığımı söyleyebilirim.

Bilimsel merak ile kurumsal öncelikler arasında hiç çelişkiye düştünüz mü?

Elbette. İnsan bir konuda uzmanlaştıkça o konuyu ne kadar az bildiğini daha iyi anlıyor. Çözülen her soru, yeni sorular üretiyor. Eldeki problemin rehberliği olmasa takip edilecek çok yol var. Bazen çok istediğim hâlde, vakit yeterli olmadığından takip edemediğim ipuçları oluyor. Bu da mesleğin bir cilvesi.

Uzun vadeli çözümler, kısa vadeli ticari hedeflerle nasıl etkileşiyor?

Bu denge gerçekten çok önemli. Yukarıda da bahsettiğim gibi, ilk yıllarımda biraz daha özerk bir yapıya sahiptik. Son birkaç yılda bu özelliğimizi bir nebze kaybettik. Her şeye rağmen şirketin yeni fikirler üretmek için sürekli gündeminde yer alan bir organizasyonuz. Sanırım zamanla sarkaç az da olsa geriye dönecek.

Aynı kurumda uzun yıllar çalışmak size nasıl bir kurumsal hafıza kazandırdı?

30 yıla yaklaşan Exxon kariyerimde şirketi temelden ilgilendiren birçok konuda derin bir bilgi birikimi edindim. Uzman olmasam da uzmanlarla konuşabilecek ve onları yönlendirebilecek seviyeye geldim. Hatalar yaparak ve başkalarının hatalarını görerek tecrübe kazandım. Her geçen yıl, çeşitli konuların arasındaki ilintinin daha da farkına varıyorum.

İnovasyon için yeni bilgi üretmekten ziyade, bilgileri ilişkilendirmenin ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Bazı şeyler ancak yaşanarak öğreniliyor. Benim için en önemli öğrenme anları ise alan gezileri olmuştur. Örneğin, bir sondaj alanını ilk kez ilgili konuda çalışmaya başladıktan beş yıl sonra gördüm ve bunun bana beş yıl kaybettirdiğini fark ettim. Ne zaman yeni bir konuda çalışmaya başlasam, alan uygulamasını en geç bir yıl içinde yerinde görmem gerekiyor.

Enerji teknolojilerinde bugün hangi gelişmeler öne çıkıyor?

Bildiğiniz gibi insanlığın önündeki en önemli sorunlardan biri iklim değişikliği. Bir yandan bu konuda acil çözümler üretmek ve uygulamak gerekirken, diğer yandan da dünyanın enerji açlığını göz ardı etmemeliyiz. Dünya nüfusu ve refah seviyesi arttıkça enerjiye olan talep yükseliyor.

Bazı teknolojik çözümler üzerinde çalışılmakla birlikte, bu teknolojilerin yaygın olarak uygulanmasına yönelik ekonomik kaynaklar çok sınırlı kalıyor. Kimse faturayı ödemek istemiyor, problemi çözmek yerine bir günah keçisi bulmaya çalışıyor. Piyasa ekonomisinin çözemeyeceği bir sorun bu. Tutarlı ve uzun soluklu politikaların tespiti ve uygulanması devletlerin ortak sorumluluğunda olmalı.

ExxonMobil ve dünya ölçeğinde jeotermal enerjinin potansiyelini yorumlar mısınız?

Geleneksel olarak bildiğimiz jeotermal enerji, yeraltından sondajla sıcak su çıkarma prensibine dayanır. Bunu bulabilmek için üç öğeye ihtiyaç var: sıcak kaya, su ve kayanın geçirgenliği. Üçünü bir arada bulmak epey zordur; bulunan yerlerde çıkan suyun sıcaklığı ve miktarı da büyük ölçekli santraller kurmaya elverişli değildir. 4, 8, 10, 20 megavatlık jeotermal santrallerin bir gigavatlık termal santrallerle rekabet etmesi çok zordur; fakat son birkaç yılda uygulanmaya başlayan yeni tür bir jeotermal teknolojisi, ölçeklendirilebilirlik sorununu çözmüş görünüyor.

Sözünü ettiğim teknolojinin prensibi, sıcak ama susuz ve geçirgensiz kayalara sondaj yaparak, bu kayanın ısısını yeraltında yapılan bir ısı eşanjörü yardımıyla hasatlamaya dayanır. Yenilenebilir bir kaynak olmasa da karbondioksit üretmeyen ve çok büyük rezervleri olan bir kaynak olduğu için caziptir. Yeraltındaki ısı eşanjörünün yapımında, ExxonMobil gibi şirketlerin geliştirdiği kaya gazı ve petrolü çıkarma teknolojileri kullanılıyor; ancak bu teknolojilerin ekonomik olabilmesi için maliyetlerin daha da düşmesi lazım.

Ben önümüzdeki yıllarda özellikle ABD’nin batısında bu teknolojinin çok gelişeceğini ve uygulanacağını öngörüyorum. Hatta ExxonMobil’in bu alanda çalışması yönünde şirket yöneticilerini eğitmeye ve ikna etmeye çalışıyorum. Şu an üzerinde çalıştığım diğer başlık ise sürdürülebilirlik açısından kimyasal reaksiyonların elektriklendirilmesi. Bilkent Elektrik-Elektronik Mühendisliği’nde öğrendiklerimi yıllar sonra tekrar kullanabilmek güzel.

Yakın geçmişte GE100 Üniversite Hayatına Giriş Dersi kapsamında gençlere konuşma yaptınız. Kampüse dönmek nasıldı?

MIT’de doktoramı bitirdikten sonra Bilkent’i her ziyaretimde, Hocabey ne zaman döneceğimi sorardı. Hayatımı ve ailemi ABD’de kurunca uzun yıllar Ankara’ya ve Bilkent’e yolum düşmedi. ExxonMobil’den emekli olduktan sonra neler yapmak istediğimi düşünmeye başladığımda, aklıma ilk gelen yerlerden biri Bilkent Üniversitesi oldu.

Önümüzdeki birkaç yıl içinde emekli olunca, hem yarı zamanlı danışmanlık işleriyle uğraşmak hem de benim için yeni konularda akademik araştırmalar yapmak istiyorum. Bunu yapabilmek için akademik evim olarak Bilkent’i seçmekle umarım Hocabey’in vasiyetini yerine getirmiş olacağım. Kampüsteki konuşmamın yanı sıra beni en çok etkileyen Hocabey’in evini ve kabrini ziyaret etmek oldu. Mezunlar şenliğine katılıp 35. yıl madalyasını almak da beni çok duygulandırdı.

Deniz Ertaş sosyal hayatta neler yapar?

İkisi otizm spektrumunda dört oğlan çocuk babası olmak, çocuklar büyüyünceye kadar pek bir şey yapmama izin vermedi. 2018’de oğlum Evren yatılı bir tedavi merkezine taşındı. Bridge to Türkiye Fund (BTF) ile çalışmaya, Türkiye’ye daha sık gidip gelmeye, geçtiğimiz yıl ise uzun zamandır üzerinde kafa patlattığım ölçübilmezlik (immeasuracy) üzerine yazılar yazmaya başladım.

Bridge to Türkiye Fund, ABD’de yaşayan Türklerin, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarına vergi indirimli ve işveren katkılı olarak bağış yapmasını sağlayan, eğitimde fırsat eşitliği amacıyla Türkiye’de her yıl 2.000 civarında eğitim bursuna kaynak yaratan, kâr amacı gütmeyen 501(c)(3) statüsüyle çok değerli bir kuruluştur.

BTF’de ortaokul ve liseyi okuduğum Bornova Anadolu Lisesi ve İzmir Fen Lisesi’ndeki ihtiyaç sahibi öğrenciler için “Friends of BALEV” ve “Friends of İFL” bağış halkalarını kurdum. Bu halkalar sayesinde onlarca öğrenciye burs kaynağı yarattım. Geçtiğimiz yıl yönetim kuruluna girdiğim BTF’nin gönüllü esasından daha profesyonel bir yapıya geçmesi için çalışıyoruz. Böylelikle Türkiye’deki etkimizin çok daha artacağını umuyoruz.

İşini çok severek yapma şansına sahip olan biri olarak, günlerim ev ve ofis arasında geçiyor; pek başka bir şeye vaktim olmuyor. Yemek yapmayı, seyahat etmeyi, yeni yerler keşfetmeyi seviyorum. Geçtiğimiz yıl Oburtur ile çıktığımız Gaziantep gurme gezisi mükemmeldi. Fırsat bulabildiğimde yelkenle denize de açılıyorum.