Ana Sayfa » Ödüllü Yazar Hakan Bıçakcı (ECON’01)

Ödüllü Yazar Hakan Bıçakcı (ECON’01)

(Dergi Bilkent 44. sayı – Aralık 2025)

 

İlk romanının yayımlandığı 2002 yılından bu yana çağdaş Türk edebiyatında önemli bir yer edinen Hakan Bıçakcı (İktisat 2001), dergimize yazarlık serüvenini anlattı.

Yazarlık yolculuğunuz nasıl şekillendi?

Her şey müzikle başladı. Bir sanat eserinin üzerimdeki sarsıcı etkisini ilk müzikle yaşadım. Ortaokul yıllarında metalci bir gençtim. Çevremde müzik zevkimi paylaşabileceğim birileri yoktu. Bu, insana hem bir yalnızlık duygusu veriyor hem de kendinle yakınlaşmanı sağlıyor; bir köşeye çekilip kalabalığı izleme duygusu gibi bir şey. İlk yazma denemelerim de muhtemelen dinlediğim şarkılara kafamda uydurduğum klip hikâyeleriydi. Sonra buna okuduklarımın, ardından da izlediklerimin etkisi eklendi. Yani müzik, edebiyat ve sinema sırasıyla bu yolculuğu şekillendirdi. Bu süreç, beni içinde bulunduğum gerçekliğin dışındaki kurmaca evrenine itti adım adım. Aklımda dönüp duran hikâyeleri yazmaya başlamak ise farklı bir aşamaydı.

Yazarlığa öyküyle başladınız. Üniversitedeyken Bilkent 4 Mevsim dergisinde yayımlanmış şiirleriniz de var. Peki, romana nasıl yöneldiniz?

Öykü yazarak başladım, ama ilk yayımlanan kitabım bir roman oldu. Yazmaya çalıştığım öykülerin bir romanın parçaları olduğunu fark ettim ve parçaları birleştirerek ilk romanımı yazdım. Hem okur hem de yazar olarak öykü ve roman arasında ayrım yapmam. Bazı konular en iyi romanla, bazıları da öyküyle anlatılıyor bence. Dolayısıyla ikisini de eş zamanlı olarak okumaya ve yazmaya devam ettim. İlk öykü kitabım ise üç romandan sonra geldi.

İlk romanınızdan itibaren anlatınızı genelde rüyalar izleğinde kurguladığınız, insana gerçeküstü ve psikolojik bir pencereden baktığınız söylenebilir. Bu fikre katılır mısınız?

Evet, kesinlikle, ama gerçekle temasa, sürreel olanın yaşadıklarımızın bir tür alegorisi olmasına hep dikkat ettim. Yani ne tamamen gerçekçi ne tamamen gerçek dışı. Gerçeklikten bütünüyle kopmadan, gerçeği tanınmaz hâle getirme denemeleri diyebiliriz peşinde olduğum şeye. Tanıdık ile tekinsiz olanın iç içe oluşu… Aşinalık örtüsünün ara ara havalanıp yeniden örtülmesi…

Roman, öykü, novella ve inceleme alanındaki yapıtlarınızı düşündüğümüzde, neredeyse her üç yıla iki kitabınız sığmış. Okurlarınız bundan mutludur. Peki, okurların ilgisi ve yorumları üretim sürecinize nasıl yansıyor?

Okurun ilgisi ve yorumları çok önemli tabii ki, ama kitap yayımlandıktan sonra. Yazarken bir an için bile düşünmediğim bir ayrıntı bu, en azından 18 bilinç düzeyinde. Zaten bu düşünülerek yazılamaz, istesen bile olmaz. Her okurun farklı bir zevki ve beklentisi var doğal olarak. Hepsini karşılayayım derken yazdığın metinle hiçbir ilişkin kalmaz. Ben genellikle kendim gibi, yani benim zevklerimi paylaşan bir okuru hayal edip ona yazıyorum.

Yazarken vazgeçemediğiniz alışkanlıklarınız var mı?

Yazma ritüellerim yok. Şimdiye kadar hep tüm iskeleti çıkarıp öyle başladım yazmaya. Ancak son romanım “Silinmiş Sahneler”de bu kuralı esnettim. Karışık bir biçimde, romanın nereye gideceğine yolda karar vererek yazdım. Memnun da kaldım bu denemeden, fakat ileride yeni bir roman konusu bana bambaşka bir yazma biçimi de dayatabilir. Değişmez alışkanlıklarım ve kurallarım yok.

Yapıtlarınız hangi dillere çevrildi? Hakan Bıçakcı, uluslararası okurun gözünde kim?

Bazı kitaplarım İngilizce, Almanca, İtalyanca, Çince, Arapça, Arnavutça, Bulgarca gibi dillere çevrildi. Artık eseri hızlıca çevirtip okuma imkânımız da var, yapay zekâ sağ olsun. İnternette, yazdıklarımla ilgili yabancı dilde yorumlara rastlamak tuhaf ve güzel bir his. Genellikle çok güzel yorumlar çıkıyor karşıma. Demek ki yazdıklarım yabancılara hiç de yabancı gelmiyor! Bu da bana coğrafi farkların ne kadar önemsiz olduğunu gösteriyor.

Edebiyat okuru sizce türlere göre mi, yoksa yazarlara göre mi yön buluyor?

Sanki ikisi de geçerli. Sevdiğin bir yazarın diğer kitaplarını merak etmek en doğal eğilim, sevdiğin türde okumalar da öyle; ancak sevdiğin tür çok geniş bir alan olduğundan orada kaybolma ihtimali yüksek. Burada edebiyat dergilerinin, arkadaş önerilerinin önemi artıyor tabii. Bence kendini yazarlarla ve türlerle sınırlamamak gerekiyor. Sevmem dediğin türde çok seveceğin bir kitap çıkabilir karşına. Aynı şekilde, daha önce okuyup beğenmediğin bir yazarın bir başka kitabı, hayatının kitabı bile olabilir. Okur olarak başıma geldi böyle durumlar.

Hangi sanat dalları yazı dünyanızı etkiliyor? Popüler kültür ve edebiyat etkileşimine dair ne söylersiniz?

İlk soruda söylediğim gibi, müzik ve sinema en az edebiyat kadar etkilidir yazdıklarımda. Onun dışında fotoğraf ve resim sanatının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu etkileşimi çok doğal ve önemli buluyorum ve bu da tabii ki bana has bir durum değil. Bir yazar, sadece diğer yazarlardan etkilenmez. İlham mekanizması çok katmanlı ve karmaşık bir süreçtir.

Bu noktada külliyatınızda özgün bir yere sahip “Alakalı Filmler” kitabınızdan da konuşabilir miyiz?

Yıllardır dergilerde filmler üzerine yazıyorum. Bu birikimi kitaplaştırmayı düşünmüyordum, ta ki “Alakalı Filmler” teması aklıma düşene kadar. Bir konu üzerine üç filmin hikâyelerini karşılaştırdığım bu yazılar, önce sinema dergilerinde bir köşe olarak ortaya çıktı. Yazıların sayısı 30’u geçtiğinde ise kitaplaştırmanın anlamlı olacağını düşündüm. Kurmaca dışında, kurmaca üzerine bir kitap yazmak benim için yeni bir şeydi. Her yeni durumda olduğu gibi heyecan verici ve zorlu bir süreçti. Kafamın içinde dönüp duranlar yeterli olmayacağı için çok fazla yan okuma, izleme ve araştırma yapmam gerekti. Kitapta yer alan yüzlerce filmi yeniden izledim. Yani kendime epey iş çıkardım. Benim açımdan çok zevkli bir yolculuktu.

Sinemada edebiyat uyarlamaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sizce bir edebi yapıtı sinemaya uyarlamak, metin ve temaya sadakatle mi, sinemacının özgün yorumuyla mı daha isabetli olur? Edebiyatın ve sinemanın dili bambaşka. Evet, ikisinde de ortak nokta hikâyeler, ancak onların anlatılışı çok farklı. Bir hikâyeyi okunması için yazmakla, izlenmesi için yazmak çok farklı çünkü. Bence edebi eser sindirilip sonra unutulmalı, film için en baştan, yeniden yazılmalı ve tabii ki sadeleşmeli ve değişmeli.

Keşke filmi çekilse dediğiniz bir eser var mı? Siz hangi yapıtınızın sinemayla en çok örtüşeceğini düşünürdünüz?

Yazdıklarımın çoğu, karakterlerin kafasından geçenlerden ibaret, filmleştirirken ciddi bir müdahale gerekecektir bu nedenle; çünkü filmde o kafanın içini göremeyeceğiz, o kafayı dışarıdan bakarak izleyeceğiz. Dolayısıyla alt metinler devreye girmeli. “Apartman Boşluğu”, “Uyku Sersemi” ve “Silinmiş Sahneler” romanlarımın filmleşmeye en müsait olanlar olduğunu düşünüyorum. Keşke filmi çekilse dediğim bir kitap gelmedi aklıma. Çok iyi bir roman okuduğumda böyle bir his oluşmuyor içimde.

Sizi en çok etkileyen sanatçılar kimler?

O kadar çok var ki, saymaya başlasam bitmez. O nedenle sadece iki temel 19 isimden bahsetmek isterim: edebiyatta Franz Kafka, sinemada David Lynch.

Kafka ve Lynch’in hangi özellikleri sanat görüşünüzle örtüşüyor?

Kafka ve Lynch, zihnimde çok yakın duran iki sanatçı. Sanırım en çok tuhaflıkları sunuş biçimlerinden, tekinsizlik yaratma tekniklerinden, gülünç ile korkunç olanı ayırt edilemeyecek şekilde birbirine karıştırmalarından etkileniyorum. Tür olarak da fantastiğe yaklaşımlarını çok yakın hissediyorum kendime. Olamayacak şeyler oluyor ve bunun hiçbir açıklaması yok! Ne bilimsel ne masalsı ne de gerçekçi bir açıklama…

“Normal Nefes Almaya Devam Edin” romanınızla edebiyatın en prestijli ödüllerinden birini, Cevdet Kudret Ödülü’nü aldınız. Ödüllerin yazar için önemini nasıl yorumlarsınız?

Yazmak zorlu bir süreç. Yazdıklarını yayımlatmak daha da zor, çünkü yazar adayları her geçen gün artarken, okurlar azalıyor. Yayınevleri bir kitabı basma konusunda her zamankinden daha çekimser olabiliyor. En zoruysa yazdıklarının ilgi görmesi. Ödül bu ilginin en somut hâli. Bu nedenle tabii ki çok anlamlı ve mutluluk verici.

Yakın geçmişte “Silinmiş Sahneler” romanınız, öğrencilerin seçimiyle NDS Liseliler Edebiyat Ödülü’ne değer görülmüştü. Gençlerin edebiyata ilgisi gelecek adına bir umut mudur?

Öğrencilerin seçici kurulunda olduğu bir ödülün yeri gerçekten ayrı. Bu kitabı neden ödüle layık gördüklerini açıkladıkları metni unutamıyorum. Daha önce hiçbir ödül töreninde, üzerine bu kadar çok düşünülmüş ve bu kadar iyi açıklanan bir gerekçe duymamıştım. Nokta vuruşu tespitleri art arda sıraladılar. Romanı yazarken tasarladıklarımı, kafamda dönüp duran düşünceleri okumuş gibilerdi âdeta.

Boş zamanlarınızda da hep sanat ve yazınla mı ilgilenirsiniz?

Hep yazdığımı söyleyemem kesinlikle. Yine de bir şekilde sanatla ilgileniyorum kesintisiz olarak. Sürekli okuduğum ve okumak üzere biriktirdiğim kitaplarla ve film izleme listeleriyle kuşatılmış durumdayım. Bu listelerin içeriği dönemden döneme değişiyor, ama liste yapma alışkanlığı değişmiyor. Örneğin, bir ara kara filmlere sardırıyorum. Bulabildiğim tüm kara filmleri izliyor, filmlerin uyarlandığı kitapları okumaya çalışıyorum. Sonra bir noktada bırakıyor, bambaşka bir alana yöneliyorum. Şu da çok oluyor: Üç dört yıl sonra yeniden kara filmlere dönüyorum.

Bu yolda Bilkent’in size katkıları oldu mu?

Bilkent’in bana en büyük katkısı o muhteşem kütüphanesiydi. Derslerde öğrendiklerimin çoğu buharlaştı gitti, ama yurt ile kütüphane arasında mekik dokuduğum, geç saatlere kadar okuduğum kitapların etkisi hâlâ üzerimde.